Wednesday, April 01, 2009

Deli Gücük Ve Düşündürdükleri


Deli Gücük Ve Düşündürdükleri
Deli Gücük Osmanlı Taşrasından Korku Ve Dehşet Öyküleri basıldı, henüz İzmir’deki kitap evlerine ulaşmamış. Ancak bana ait nüshalar geçen gün elime geçti. Bunun ben de yarattığı heyecanı, kafamda oluşan fikirlerle birlikte sizlerle paylaşmak istiyorum.
Üslup dediğimiz şey nedir? Bilinçli tercihlerimizin sonucunda biçimlendirdiğimiz bir yöntem mi, yoksa kapasitemiz ve imkanlarımız doğrultusunda yöneldiğimiz bir yol mu? II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da ciddi bir kağıt ve mürekkep sıkıntısı yaşandığını biliyoruz. Bu yüzden J.R.R. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi adlı eseri aslında tek bir kitapken üç parçaya bölünerek yayınlanmıştı. Zira hiçbir yayın evi, satış garantisi olmayan bin küsur sayfayı aşkın bir eserin basımına olumlu yaklaşmamıştı. Birinci bölümün başarısı doğrultusunda romanın geri kalanının basılması planlanmıştı. Belçika’da yaşanan mürekkep sıkıntısı yüzünden Herge, en az mürekkep harcamasını sağlayacak ve mümkün olan en az renkle derinlik ve hacim efektini yaratacak “temiz çizgi” tekniğini geliştirmişti.
Bir çeşit sanatsal üretim ortaya koymaya karar vermiş herkesin üstün “yetenekli” olduğuna, uğraştıkları üretim dalında engin teknik ve teorik bilgiye vakıf olduklarına, uzun yılların deneyimlerine sahip olduklarına inanırsak, azmin, şansın ve farklı beğenilerin oynadığı rolleri hiçe saymamız gerekmez mi? İlk Hugo ve Nebula ödüllerini kazanan Frank Herbert, Dune’u kaleme almadan önce kaç tane roman devirmişti? J.K. Rovling, Harry Potter’dan önce ne yapıyordu? Marjane Satrapi, Presapolis’i çizmeye karar vermeden önce kaç tane “grafik roman” tamamlamıştı? Neil Gaiman, kendisini bir tren garında Allan Moore’un kaleme aldığı Swamp Thing fasikülüyle karşılaştıran mutlu tesadüfü yaşamadan önce, kaç tane roman, kaç tane hikaye, kaç tane çizgi roman kaleme almıştı?
Her yolculuk, tek bir adımla başlar. O adım, eşsiz ve görkemli ya da sinik ve mütevazi de olsa sadece ilk adım, tek bir adımdır. Yolculuk boyunca tökezlemeler de olur, düşmeler de, emeklemeler de, koşmalar da olur. Bu hayat dediğimiz maceranın doğasında vardır.
Ahmet’i Mehmet’den daha iyi bir çizer olarak kabul etmemizi sağlayan şey ne? Diyelim ki Ahmet, Mehmet’den daha yetenekli; yani biçimi, hacmi, perspektifi algılama ve bunu iki boyutlu yüzeyde çizgi, modle, valör gibi elemanlarla yeniden canlandırmaya ya da sıfırdan kurgulamaya genetik yatkınlığı var (Bu da ne demekse? Darvinist bir yaklaşım; tam da Doktor Mengele’nin ağzına yakışacak cinsten): Ya Ahmet’in çizim malzemesi, enstrumanlarıyla kurduğu bağı nereye koyacağız? Bir şeyleri doğru görmek ve doğru çizmek, iyi suluboya yapmak, iyi çinilemek, iyi sufumato yapmak ya da iyi chiaroscuro uygulamak anlamına gelmez. Bu da eğitim (sadece pasif değil, aktif), malzemeyele çok uzun zamandan beri haşır neşir olmak demektir ki bu süreç, başkalarının size gösterdiklerinin ötesinde sizin kendi kendinize keşfettiğiniz uygulama yöntemleri de demek. Ahmet, iyi desen çiziyor, iyi malzeme kullanıyor, ancak Ahmet’in kompozisyon bilgisi zayıf; izleyiciyi kağıdın üzerinde nereye baktıracağını veya imgeler ve semboller kullanarak nasıl mesaj iletebileceğini bilmiyor. Görsel metin oluşturmada problemi var. Uzun tartışmalar, seminerler, karıştırılan onlarca kitap, hazırlanan bir sürü araştırma raporu, çeviriler, tezler; Artık Ahmet, basit bir çizgi öykü çizmenin ya da karikatür karalamanın naif hazzından uzaklaşmış, içindeki üretken sanatçının yanına kaprisli ve kancık bir eleştirmen oturtmuş, bambaşka bir şeye dönüşmüştür. Mehmet bu arada sorgulamadan üretir, sadece ona mutluluk veren şeyi yapmaya çalışmaktadır, hepsi bu?
Bir gün Musa Peygamber dua eden bir çoban görür. Çoban şöyle yakarmaktadır; “Ey Tanrım, yüceler yücesi! Benim bütün davarlarım sana kurban olsun. Etlerinden sana lokum gibi kavurma yapayım. Benim bütün yünlerimden sana atlas atlas hırkalar dikeyim. Güzel vücudunu has zeytinimden damıttığım yağımla ovayım. Çadırım sana konut olsun, suyum sana içki olsun...vesaire...”
Musa Peygamber, çobanı omuzlarından zarsar ve bağırır; “Be hey gafil! Allah, senin benim gibi insan mı ki zeytin yağlı masaja, kavurmaya, lokmaya ihtiyacı olsun? Sen ne yaptığını sanıyorsun?”
Çoban, korku ve utançtan çılgına döner, saçını başını yolar, üzerindeki kıyafetleri parçalar ve koşarak uzaklaşır. Musa, çobanı izerken birden gök yüzünden müthiş bir gümbürtü duyulur: “Ey Musa, o çobana niye çattın? Onu niye üzdün? O bizim bir garip kulumuzdu, bizi aklı erdiğince, gücü yettiğince severdi? Biz de onu severdik. Sen onu aklınla ezdin, bilginle utandırdın ve doğruluk yolundan uzaklaştırdın! Bunu niye yaptın?”
İçimizdeki ve dışımızdaki eleştirmenler, görevlerini icra ederken, koşulları, durumları ya da insanları göz önünde bulundurarak hareket etmelidirler. Eleştiri işi yapıcı olmayacaksa zaten lüzumsuz bir eylemdir. Kimsenin dırdıra tahammülü yoktur. Beğeniler, akımlar, yaklaşımlar değişkendir, sonsuz olasılıklara ve sonuçlara gebedirler. Bir üretimin bütün içeriği, mesajı, tekniği dışında, özünde tek bir vazifesi vardır, o da ilham vermektir; verdiği ilhamla üretimi ve devinimi kışkırtmaktır. Bir nebze dahi olsa bu işi gerçekleştirebiliyorsa bu yeterlidir. Ayrıca Türkiye’nin bu alanda çok daha yoğun bir üretime muhtac olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple grafik kalite, çok da geri plana atılmamak kaydıyla, şu an için birincil önceliğimiz değildir. Birincil önceliğimiz, ne pahasına olursa olsun üretmektir.
Dört günden beri Deli Gücük; Osmanlı Taşrasından Korku Ve Dehşet Öyküleri adlı albümümüzü inceliyorum ve ne yalan söyleyeyim elimden bırakamıyorum. Hem “Hardcover” hem de “softcover” nüshasını ayrı ayrı seviyorum, parmaklarımı kabartmalı logonun üzerinde gezdiriyorum. Sayfaları karıştırıyorum, hikayeleri tekrar tekrar okuyorum. Kendi çocuğunuzu günahlarıyla, sevaplarıyla seversiniz ya; yok yazı sola kaymış, yok siyah beyazmış, yok şu çizim böyleymiş şurası şöyleymiş, umrumda değil. Bütün arkadaşlar, bütün çizerler ve yazarlar, gerçekten hayatlarını akıtmışlar, hepsini, bu antolojinin oluşmasında, dolaylı, dolaysız emeği geçen herkesi birer birer tebrik ediyorum. Sadece bir parçası olabilme şerefine eriştiğim için değil, aynı zamanda bir çizgi roman okuyucusu, bir toplayıcı, bir koleksiyoncu, bir fantastik ve korku edebiyatı takipçisi olarak kutluyorum. Keşke öyle bir dünyada yaşıyor olsaydık da sevdiğim herkese, karşıma çıkan herkese bir nüshasını çıkarı;p hediye edebilseydim. Neşem bu kadar derin ve engin. Bu albümün Türk çizgi romanı, fantastik yazını ve de bulvar edebiyatı macerasında bir zirve değil belki, ama atılan önemli bir adım olduğuna dair inancım tam. Bu albümün içinde sergilenen çalışmalara imza atan değerli genç sanatçıların gelecekte, çok daha büyük, çok daha yüce eserler ortaya koyacaklarını da iyi biliyorum. Eleştirenlerin ve gı;pta edenlerin bir an önce kağıda kaleme sarılmalarını, alternatiflerini, daha iyilerini üretmelerini diliyorum. Üretsinler ki satın alalım, okuyalım, gaza gelelim, biz de yapalım. Ve böylece bir hareket başlasın, grafik mizah, çizgi roman, fantastik ve bilim kurgu yazını canlansın, sesimizi ve öykülerimizi Dünya’ya duyursun.

Wednesday, October 29, 2008

Ban on Blogger Has Been Lifted!

Law authorities in Turkey permit the public access to Blooger! A cable network syndicate in Turkey broadcasted some soccer games via Blospot, for some trademark and copyright issues; access to Blogger had been terminated indefinitely. After a public turmoil and outrage, the authorities lifted the ban on Blogger. This event simply shows that law authorities are desperate, ill informed, illiterate and unprepared for Internet crimes in Turkey. They usually behave like a raging bull or a blind scorpion, which chases smoke and shadows. And usually they cut off one’s nose to spite one’s face. For now, Blogger has been saved, however Youtube is still banned. If we couldn’t find a permanent solution, I suppose we will see similar events in the future. But what can we do? Let’s meditate on this. Thank you for your support dear friends. You are great and wonderfull!

Monday, October 27, 2008

Resimsiz!

Birilerinin aldığı saçma sapan bir karar yüzünden, zorla ve cebren "Black Hat" olarak, bir free proxy sitesi aracılığıyla kendi bloguma ulaştım. Bu yazılara şimdilik janjanlı resimlerimi yükleyemiyorum, çünkü resim yüklememi sağlayan küçük, aburcuklu ikonlar bu moddayken görünmüyorlar. Bu meselenin sonsuza dek sürmeyeceğini biliyorum; "Eşkiya Dünyaya hükümdar olmaz!". Beni okumadığınızı biliyorum. Ben olsam ben de kendimi sıksık okumazdım. Ama hala buradayım, varım, yaşıyorum ve bu satırları yazıyorum. Çünkü artık maymunun gözü açıldı!Eğer siz de her şeye rağmen buradaysanız, şunu bilin ki artık sizi ihmal etmeyeceğim! Hala Korkut Öztekin ile ilgili (nisbeten)detaylı bilgilere, sanrılarına ve sayıklamalarına bu siteden ulaşabileceksiniz. Eğer ulaşmak istiyorsanız. Burası benim! Bunu benden kimse alamaz!
Bu günkü yazımız, arkadaşlık (ara-ka-daşlık) veya tutkulu, "fantazmagoryak" bir aşk üzerine! Sevgilerimle.

(Aşağıdaki mektup, zamansız bir tarihte, tercihen olmayan birine, hiçkimse tarafından gönderilmiştir.)

Bu gün senin yazdıklarınla ilgilenemedim. Çok özür dilerim başım biraz kalabalıktı. Bazen odaya giren çıkan belli olmuyor, öyle bir gündü işte.
Paylaştığın durum, bana bizi hatırlattı;
Beni nasıl hayatına geri kabul ettin?
Beni neden hayatına geri kabul ettin?
Ben yokken, her şey daha net değil mi? Nerede durduğunu biliyorsun, ne istediğinin farkındasın. İşin, arkadaşların, ailen, hedeflerin ve arzu ettiklerinle birlikte hep istediğin, beklediğin kompak yaşam. Ben, senin yaşamında dengesiz bir faktör, tutarsız bir varlık, kavramların birbirine karışmasına sebep olan sisli bir bölgeyim. Tehlikeli bir bataklığım. Özellikle içine girmek istemediğin, dikkatle yaklaştığın, uzaktan izlemeyi tercih ettiğin, belki de bundan keyif aldığın bir ormanım. Stephen King'in sisi "Thingy" gibi bir şeyim. En huzursuz anlarından bazılarını benim yüzümden yaşamadın mı? Niye o zaman beni hayatına geri almayı kabul ettin? Peki ben aynı şeyi neden yaptım? Birbirimize yaşattığımız mutluluklar ve paylaşımlarımızın verdiği keyif daha mı baskın? Yoksa sen, benim kendi varlığımı, davranışlarımı, hayatımı, kişiliğimi, hatalarımı ve doğrularımı tanımlayabilmemi sağlayan çok önemli bir aracı, bir "medium" musun? Sen, benim devamlı yakalamaya çalıştığım, ancak bir türlü ele geçiremediğim gölgem misin? Karanlık ve sisli bir aynadaki yansımam mısın? Gün geçtikçe görüntüsünü kaybettiğim ve artık geriye bir tek sesi ve kelimeleri kalmış bir iz misin?
Benim "alteregom", en iyi arkadaşım, Öteki-Ben'im, Dostum, Aşığım, Aynam, Gölgem...
George Lois Borges, Düşsel Varlıklar Kitabı'nda şöyle diyor;
"Double
İnsanın sudaki yansımasından ve ikizlerden esinlenen "double" kavramı pek çok farklı kültürde karşımıza çıkar. Pythagoras'ın "Dost" olgusu, insanın ikinci benidir ya da Platon'un "kendini bil" sözleri muhtemelen bu düşünceden esinlenmiştir. Almanya'da Double'a Doppelganger, yani "Double" yaya denir. İskoçya'da ise insanı ölümüne götüren fetch vardır; Yine İskoçya'da "wraith" sözcüğü vardır, ki bu insanın ölmeden hemen önce gördüğüne inanılan tıpatıp kendisine benzeyen hayaletidir. Bu yüzden insanın kendisi ile karşılaşması uğursuz bir işaret olarak kabul edilir.
Eski Mısır'da Ka'nın, yürüyüşünden kılık kıyafetine ve görünüşüne kadar bir insanın tıpatıp eşi olduğuna inanılırdı. Yalnızca insanların değil, Tanrıların ve hayvanların, taşların ve ağaçların, sandalye ve bıçak gibi gündelik araçların da Ka'ları olduğuna inanılırdı. Ve Ka, kendi Double'larını görebilen, Tanrıların geçmişte ve gelecekte olup bitenleri bilebilme yeteneğini bahşettikleri belli rahipler dışında kimseye görünmezlerdi.
Yahudi'lere göre bir insanın kendi Double'ını görmesi aksine bilgelik ve kehanet güçleri kazanılmasının alametiydi. Talmud'daki bir efsanede Tanrıyı ararken kendisini bulan bir adamın öyküsü anlatılır.
Poe'nun William Wilson adlı öyküsünde Double, kahramanın vicdanıdır. Onu öldürünce kendisi de ölür. Wilde'ın Dorian Gray'i, kendi portresini bıçaklayınca canından olur. Yeats şiirinde, Double, bizim diğer yanımız, karşıtımızdır, bizi bütünleyen, olmadığımız ve asla olamayacağımız şeydir.
Plutarkhos, Yunanlıların kralın elçisini öteki ben diye adlandırdıklarını yazar."
Buna göre, sevgi nedir?
Sen kendini sev, sen kendini bağışla. O zaman, eninde sonunda o, sana gelecektir.
Sevgiyle kal...

Saturday, October 25, 2008

BLOGGER WAS BANNED IN TURKEY

BLOGGER WAS BANNED IN TURKEY!

Dear friends, collogues, art enthusiasts, free and forever young thinkers and speakers of our dear old world. Unfortunately and sadly I have to inform you that from now on law authorities of my country banned entrance to Blogger sites. As you may know service providers in Turkey have been interrupting and preventing any access attempt to several porn sites including Youtube and Blogspot sites from Republic of Turkey. Porn industry’s effect on juvenile development and public health is another issue, however Youtube and Blogspot are free information sharing platforms for ordinary Internet users. There is no adequate, logical, sensible reason for banning public access. It’s claimed that Blogs have became instruments of ill intentions, therefore preventing further sociological and political damage in Turkey, government authorities forbid the public access technically. However there are still free proxy services’, so this attempt is not a successful one, but still very annoying, distasteful and outrageous. Dear friends from the different sides of the world, I want to inform you that as the citizens of Turkey we can’t enter these Internet sites by using conventional and legal ways. Internet is a free sharing platform. Internet is one of the most important quantum leaps of human civilization such as invention of fire, writing or printing. Human civilization! Civility! Us! We! Soldiers, government officials, politicians, demagogues, men of power and fanatics did not found the human civilization. The civilization was created by simple men, whose have tried to invent simple interaction and communication mediums for the welfare, pleasure and curiosity of the simple men. It’s a well-known fact that The Internet was created for the purpose of warfare not welfare, but it becomes an opportunity for peace, creative thinking and cooperation amongst different cultures of our world. Hear me people! Our world, The Earth we stand on, The Earth we all eventually turned to. Don’t leave fears, corruptions, bigotries, prejudices and restrictions to our World and future generations. For the freedom of speech, for the freedom of thinking, for the freedom of sharing and conversation, for the freedom of creativity, don’t behave! Talk, write, answer, payback as the civil people of our civilization.

Monday, October 20, 2008



Nostromo Macerası

Sene 1998! Dayımın İstanbul'daki evinde geceyarısı tavanı seyrediyorum. Heyecandan uykum kaçmış ve kalbim küt küt çarpıyor. Yarın Atılgan'a gideceğim. Metin Demirhan ve Giovanni Scognamillo ile tanışacağım. Çalışmalarımı göstereceğim. Yaşadığım coşkuyu gerçekten kelimelerle ifade edemem. Birkaç hafta önce, birden bire başladı bu macera. Yaz tatilinde, İzmir'e geri döndüğüm sırada, Kıbrısşehitleri Caddesi'ndeki İletişim Kitapevi'nde Nostromo'nun ilk sayısı ile karşılaştığım anda kafamda bir kıvılcım çaktı. Aslında bir arkadaşım göstermişti bana Nostomo'yu;

"Bak, böyle bir dergi var gördün mü? Bilim-kurgu dergisi, yazılar çok güzel."

Bu yazıyı okuyan ve okuyacak arkadaşların arasında daha önce Nostromo'yu duymamış olanlar için bir not düşme ihtiyacını duyuyorum. Nostromo, 1997 ile 1998 seneleri arasında üç ayda bir yayınlanan, (gecikmeli bir bilim-kurgu kısa öykü yarışması özel sayısı ile birlikte dört sayısı çıkmış) Giovanni Scognamillo'nun editörlüğünü, Metin Demirhan'ın da yazı işleri müdürlüğünü ve genel yayın yönetmenliğini yaptığı "underground" bir bilim-kurgu dergisidir. Metin Demirhan, o döneme kadar bir fanzin "Guru"su olarak tanınıyordu. Ve asla Nostromo'yu bir fanzin olarak kabul etmezdi. Nostromo'yu bilim-kurgu sineması, edebiyatı, çizgiromanı ve kültürü üzerine yazıların paylaşılacağı ciddi bir yayıncılık örneği olarak görüyordu. Derginin makyajının fakir olmasının sebebi ise sadece Türkiye yayıncılık camiasının tercihlerine yönelik ekonomik bir sorundu. Alternatif kültürler üzerine odaklanmış ve binbir güçlükle çıkartılan diğer yayınların da karşılaştığı bir problemdi bu. Scognamillo ve Demirhan'ın, Nostromo'dan sonra ortaya koydukları, Fantastik Türk Sineması gibi eserler, bu ikilinin ne kadar engin bir vizyonu olduğunu sergileyen yapıtlardır kanımca. Nostromo, Ridley Scott'ın Alien filmindeki uzay gemisinin adıydı. Demirhan'nın senelerce Atlas Pasajı'nda işlettiği, her türlü çizgiroman, film, müzik, poster ve efemeranın bulunduğu dükkanına verdiği Atılgan adının temsil ettiği umut dolu, aydınlık değerlerin aksine, Nostromo, bilim-kurgunun daha karanlık tonlarını barındıran bir dergiydi.

Nostomo ile ilk karşılaştığımda, henüz bıyıkları terlemiş bir üniversite ikinci sınıf öğrencisiydim. Kafamda geleceğe yönelik bin türlü plan ve umut vardı. Nereye saldıracağımı, ne ile uğraşacağımı bilemiyordum. Bir an ayranım kabarıyor, bir çizgiroman projesi uyduruveriyordum. Çizmeye başlarken canım sıkılıyor, kendimi yetersiz hissediyor ve başladığım işi yarım bırakarak yeni hedeflerin peşinden koşuyordum. Genellikle hikaye hep aynı seyirde devam ediyordu. Yeteneğim ve yaratıcılığımın sınırlarını anlayamıyor, düşlediklerim ve yapabileceklerim arasındaki orantıyı bir türlü kuramıyordum. Genellikle hissettiğim tek bir yoğun duygu vardı; Yalnız olduğumu, bir türlü anlaşılamadığımı düşünüyordum. Bu ülkeye ve bu zamana ait değildim. Yaşadığım şehirden, yaptığım işten, çevremdeki insanlardan bambaşka bir şeylere layık olduğuma inanıyordum. Ancak bu çok değerli hazineleri haketmek için neler yapmam gerektiğini bir türlü kestiremiyordum.

O yaz günü, kitapçıda dergiyi elime aldığımda, o kendini bilmez müşkülpesentliğimle uzun uzun incelediğimi hatırlıyorum. Kapağında Empire Strikes Back'dan Luc Skywalker'in Yoda'yı sırtında taşıdığı sahne vardı. Nostromo'nun kapağı renki ve kuşeydi. İçi ise siyah-beyazdı. Ancak sayfaları saman kağıda değil, birinci hamur, düşük gramajlı beyaz kağıda basılmıştı. Resimler fotokopi gibi durmuyordu, genel tasarımı ise Hayalet Gemi veya Geceyarısı Sineması gibi amatör ama pek düzenliydi. Yazıları harikuladeydi ve kesinlikle bir Rock-Punk fanzini değildi. Kendisini ciddiye alan bir "Genre" dergisi görünümündeydi.

Nostromo'yu elime aldığımda yalnız olmadığımı hissetmiştim ve o güne kadar ilk defa kafamda bir "net-work" kurma fikri belirmişti. Eğer yazı-çizi işiyle uğraşıyorsanız, sizinle aynı kafadan olan ve aynı biçimde takılan insanlarla veya örnek aldığınız ustalarla tanışmanın, hele ki beraber çalışmanın ne kadar önemli bir deneyim olduğunu anlarsınız. Ancak en zor olanı, o ilk adımı atmaktır. Camiada belli bir yere ulaşmış herkesin bir ilk adım öyküsü vardır; Kapısını çaldığı birileri; Çalışmalarını gösterdiği ve kariyerine ilişkin tavsiyeler aldığı birileri vardır. İşte benim hikayem de böyle başlıyor. Derginin iç kapağındaki irtibat numarasını aradım. Güzel bir kadın sesi beni karşıladı. Çalışmalarımı sunmak ve tanışmak istediğimi dile getirdim. Randevulaştık. Böylece İstanbul'a gittim. Bir Cumartesi günü, elim ayağım buz kesmiş bir halde, ancak kendimden pek de emin görünmeye çalışarak Atılgan'ın kapısını tıklattım.

Kalabalık, küçücük bir dükkandı Atılgan. Bir bir çeşit acayip hediyelik eşyanın satıldığı Atlas Pasajı'nın derinliklerinde, içeride, sol köşedeydi. Yerden tavana kadar yığılmış dergiler, çizgi romanlarla doluydu. Vitrini ve müsait olan birkaç duvar köşesi tamamen B sınıfı filmerin posterleri ile kaplanmıştı. Küçük, saklı bir cennet, bir kurtarılmış bölgeydi. Telefonda konuştuğum bayan Nilgün Birgül'müş; Metin Demirhan'ın ortağı. Sonra Demirhan çıka geldi. Müşterileri ile ilgileniyordu. İnce plastik poşetlerin içinde sakladığı çizgiromanlardan birini gösteriyordu. Marquise De Sade, misafirlerine işkence etmek için onlara sımsıkı bir kesekağıdı kılıf içine dikkatle yerleştirilmiş kalın ciltli bir kitap sunarmış. Misafir kitabı alıp baktıktan sonra aynı şekilde kesekağıdına yerleştirmeye çalışırmış. Hemen hemen bütün misafirler, kitabı sokmaya çalışırlarken kesekağıdını yırtarlarmış ve çok mahcup olurlarmış. Sade, onların bu telaş anını izlemekten büyük keyif alırmış. Atılgan'daki hemen hemen bütün dergiler böyle torbaların içinde saklanıyordu. Ve yukarıdaki öyküyü bana anlatan Metin Demirhan, büyük ihtimalle müşterilerini çırpınırken seyretmekten Sade gibi çocuksu bir keyif alıyordu. Demirhan, benimle sol elini uzatarak tokalaştı. Sağ eli genellikle hep kotunun cebinde duruyordu. Sonraki zamanlarda, bunun sebebinin çok da açık etmek istemediği küçük bir sakatlıktan kaynaklanmış olabileceğini düşündüm ve asla üzerine gitmedim. Buna rağmen Metin Demirhan, araştırmacı, koleksiyoner kimliğinin yanında düzgün bir strip çizeriydi ve dahası bizim iki elimizle torbalarına geri sokamadığımız onca dergiyi o tek eliyle, müthiş bir maharetle idare edebiliyordu.

Nilgün ve Metin, çalışmalarımı incelediler. Bana büyük cesaret verdiler. Dergi için neler yapabileceğim üzerinde konuştuk. Birkaç gün sonra da Scognamillo'nun kendisi ile tanıştım. O zamanlar Scognamillo'nun bu memleketin kültür dünyası için çok önemli bir isim olduğuna inanıyordum. Şu an da bu inancım değişmiş değildir. Scognamillo'nun, Alternatif türler ve sinema üzerine her türlü üretimde bulunan bütün aydınlarımız için vaz geçilmez bir hazine olduğunu düşünüyorum. Scognamillo ve Metin Demirhan gibi kişilikler, bu toprakların çınarlarıdır. Onlar gittikten sonra yerlerine yenileri yetişir mi, yetişse de işlerini onlar kadar tutkuyla, savaşarak ve çırpınarak yaparlar mı, şüpheliyim.

Nilgün, Metin, Giovanni ve ben, oturduk, konuştuk. Benim Nostromo'ya kapak çizebileceğimi söylediler. Hafif bir anevrizma yaşadım, ruhum bedenimden yükseldi ve olan bitenleri gümüş bir kordonun ucunda gökyüzünden izlemeye başladı. Heyecan çok iyi bir motivasyon kaynağıdır, ancak korku ile birleşirse elinizi kolunuzu bağlar. Benim heyecan katsayım, o gün yaşananların ardından tehlikeli boyutlara yükselmeye başlamıştı. Benim için bu birinci ligdi, mahalle maçı değil. Scognamillo ve Demirhan'ın bana bir kompozisyon önerdiler; solda Ripley, sağda Barbarella, ortada Vampirella-ki bu sonuncusunu Scognamillo en çok seviyordu-. Çizmeye başladım. Füzen ve kurşun kalem kullandım. Ancak sonuçtan nefret ettim. Gelen tepkiler de daha çok çalışmam gerektiği üzerineydi. Bu arada Nostromo'nun ikinci sayısının kapağında Simon Bisley'in FUKK karakterinin bir pin-upı basıldı. Scognamillo, bilim-kurguda kadın, cinsellik ve erotizm konulu bir yazı dizisi hazırlamıştı. Üçüncü sayı için mutlaka dişe dokunur bir şeyler yapmak zorundaydım. Aynı kompozisyonu bu kez daha alışık olduğum formatta, kurşun kalem ile A4 kağıt üzerine çalıştım. Zafer! Çok beğenildi, ancak siyah-beyaz olması can sıkıyordu. Zaten siyah-beyaz olan Nostromo'nun tek renkli yeri kapağıydı ve çoğu zaman kapak, dergiyi satardı. Deseni içeride kullanmaya karar verdiler. Kapak hala boştu ve benim renkli bir çalışma üretmem bekleniyordu. Belki "renkli çalışma" benim alanım değildi. Belki ben sadece siyah-beyaz, tire işlerde iyiydim. Renk teorim zayıftı, teknik uygulama konusunda tecrübesizdim ve bu birinci ligdi. Bu arada guaj çalıştım. Arkasındaki duvarda bir samuray ilüstrasyonu olan, siborg bir geyşa çizdim. Daha henüz cinsel olgunlaşmamı yaşamakta olan bendeniz için erotik temalı bir resim yapmak da sorundu. Metin'in yorumları olumlu oldu. Sonra, çıplak bir dansözün kanını yalıyarak emen bir oriyantal vampir deseni yaptım ve Scognamillo'ya hediye olarak yolladım. Herkes çok sevdi. Ardından Cthulhu'nun Çağrısı temalı "Konsey" adlı ilüstrasyonumu bitirdim. Kocaman ozalite çıkış alarak Metin'e yolladım. Metin, telefonda benimle dalga geçmişti; "Beğenmez olur muyuz, dükkana asıcam ben bu resmi."

Sonra, Ankara'da aşık oldum. Karmaşık duygular, anlamlandıramadığım düşüncelerle kağıdın başına geçtim. Hemen hepimizin bildiği gibi, aşk bir çeşit hakimiyet oyununa benzer. Kadın ve erkek arasında gelişen cinsel gerilim, coşku dolu bir dansa evrilebileceği gibi dehşet dolu bir kavgayada dönüşebilir. İsteyenle istenen arasında oynanana köşe kapmacada sizin hangi tarafta olduğunuz, kendiniz nasıl tanımladığınız, ilişkinizi ve yaşadıklarınızı daha kolay betimlemenizi sağlar. Bu duygular, kadın, cinsellik ve erotizm temalı bir dergiye kapak illüstrasyonu üretmeye koşullanmış amatör bir çizer için aslında oldukça faydalı ipuçlarıydı. Resmi, 35x50 resim kağıdına çini mürekkep ve guaj boya ile yaptım. Teknik hakimiyetim hala çok yeterli olmadığı için ortaya çıkan iş "Pulp" bir görünümdeydi. Bu amaçladığım bir şey değildi, ama sonuçtan memnundum. Resmi, Metin'e yolladım. Metin, resmimi üçüncü sayıda kullanacaklarını söyledi. Dünyalar benim olmuştu.

Kapağım, çevremde değişik tepkilerle karşılandı. Taktir ve iltifatlar kadar türlü dedikodular da kulağıma ulaştı. Neyin dedikodusu yapılacaksa? Ancak aşkın ve vasat ufuklara doğru yelken açan ders notlarının arasında kafası bulanmış toy bir gencin bunları çok da aklına takacak vakti yoktu. Metin kanalıyla İstanbul'dan türlü teklifler gelse de ben bunları değerlendiremedim. Okulumu ve derslerimi tercih ettim. Metin, "Sen bir sanatçısın." demişti. Belki başka bir yolu izlemem gerektiğini o da fark etmişti.

Metin Demirhan'la sohbetlerimiz bir süre daha, araları git gide açılan telefon konuşmalarıyla sürdü. İstanbul'da ve Dünya'da nelerin olup bittiğini ondan öğrendim. Sonra koptuk. Ayrı şehirler ve ayrı hayatlar; Aynı şehirde yaşayan arkadaşlar bile bazen öylece kopabiliyorlar. Sonra Atılgan'ın kapandığını, Atılgan'ın taşındığını duydum. Sonra Atılgan ve Nostromo macerasına ilişkin anılarılarım, bu yazıyı kaleme almaya karar verdiğim ana kadar sirojenik bir tabutta, puslu bir uykuya gömüldü. Artık Metin yok. Benim onunla bu dünyada yeniden bir araya gelme şansım da böylece tükendi. Yaptıklarımı ve yapmadıklarımı telafi etme fırsatı yok artık. O ana dair yaşadıklarım, hayatın, zamanın ve umutların gelip geçerliği üzerine bir anektoda dönüştü. Tek temennim ve tesellim, yaşamın üzerime salacağı vahşi köpeklere karşı, en az Metin kadar metin olabileceğimi bilmek, her şeye rağmen üretmeye ve inandığım şeyleri ısrarla sevmeye devam edeceğimin sözünü verebilmek. Bize armağan ettiğin bütün güzel anılar, keyifli oyuncaklar, ışıltılı çizgi romanlar için teşekkürler Metin. Umarım, Atılgan'ın aydınlık güvertesinde, daha önce hiçbir insanın gitmediği topraklarda huzurla yol alıyorsundur.

Sevgilerle

16 Ekim 2008

İzmir

Mehmet Korkut Öztekin



Yalnız Yürüyen Adam

Cross Plains kasabası, güneşin kavurduğu bir kum çanağıydı. Mart ayıyla birlikte sıcaklar boy göstermeye başlardı. Temmuz geldiğinde de öğle vakti kasaba meydanında kimseyi bulamazdınız. Yılın iki ayı boyunca kasabanın nüfusunu üçe katlayan sezonluk pamuk işçileri ve yerli erkeklerin büyük bir çoğunluğu o vakitte, kızgın güneşin altında tarlalarda ve güneydeki petrol kuyularında çile çekiyorlardı. Onbeş dakika içinde yuvarladıkları kurtlu fasulyeyle bir fincan koyu kahvenin paydos düdüğüne kadar kendilerini tok tutmasını umarak, petrol ve makinelerden kanayan gress yağının seyreltip çamurlaştırdığı toprağın içinde debeleniyorlardı. Cross Plains'de Vaudville yoktu, tiyatro'da nadiren gelirdi. Gece bastığında akıllı olan işçiler, eğer evliyseler, iş çıkışı tıpış tıpış evlerinin yolunu tutar, yevmiyelerini, onları bekleyen karılarına verirlerdi; Eğer bekar yada gurbetteyseler, kaldıkları bekar odasında birileri onları soyup boğazlamasın diye tilki uykusuna yatarlardı. Gelecekleri hususunda daha az kaygı duyan veya birikim yapmayı akıl edemeyenler ise seyyar sahra tavernalarında ve genelevlerde üç kuruşluk yevmiyelerini kendi patronlarına geri öderlerdi. Cross Plains, yeni yeşeren bir petrol kasabasıydı ve çocuk büyütmek için o kadar da iyi bir yer değildi.

Dr. Isaac Mordecia Howard ve Hester Howard'ın tek oğlu olan Robert Ervin Howard, bu kum çanağına geldiğinde onbeş yaşındaydı, ancak gezici hekim olan babası sayesinde Texas'ın neredeyse hemen hepsini görmüştü; Geçtiğimiz yüzyılın önde gelen macera yazarı, kılıç ve büyücülük türünün ağa babası R.E. Howard 1906 senesinde Texas'ın Peaster kasabasında dünyaya geldi. Howard ailesi Crossplains'e taşınıncaya kadar ikişer üçer yıllık aralıklarla Dark Valley, Seminole, Bronte, Poteet, Oran, Vichita Falls, Bagwell, Cross Cut ve Burkey gibi Amerikan güney batısının en fakir haydut yatağı maden kasabalarını gezdiler.

Genç Howard, bu dönemde bir sürü işte çalıştı; tütün toplayıcılığı, hamallık, benzin pompacılığı yaptı. Romantik vahşi batı ve egzotik kızılderililer söyleminin ardında yatan kan, yoksulluk ve yoksunluk dolu gerçeği bizzat yaşadı. Yeni bir hayat kurmak ve mutlu bir gelecek inşa etmek amacıyla yola çıkan göçmenlerin düşlerinin toz fırtınalarında yok olduğunu gördü. Farklı kültürlerden gelen insanların kişisel hikayelerini, göçmenlik maceralarını ve göçerlik söylencelerini dinleyerek büyüdü. Yarattığı karakterlerin hemen hepsinde bu göçebe ruhu bulunur. Medeniler ve bedeviler, şehir insanları ve göçerler, entelektüeller ve cahiller, ırklar, sosyal zümreler ve dinler arasında hep yaşanan kanlı dikleşmeler, acımasız çatışmalar, Howard'ın kaleme aldığı kahramanların temelini oluşturur.

Annesi Hester sayesinde, özellikle tarih okuma alışkanlığı kazanan Howard, babasına gelen vakalar ile başıboş amelelik kariyeri boyunca dinlediği, karşılaştığı ve bizzat yaşadığı maceralardan güç alarak yazmaya başlar. Zengin hayal gücü, kıvrak ve kurnaz anlatısı, heyecanlı kelimeleri sayesinde çabalarının karşılığını çok geçmeden alır. Öğretmenleri ve ailesi tarafından cesaretlendirilen genç Howard dokuz yaşında ilk öyküsünü yazar. Oriental diyarlarda, Araplar, Vikingler ve savaşların göbeğinde geçen öyküleri kan ve katliamlarla doludur. Daha sonra Howard, Jack London, Rudyart Kipling gibi yazarların çalışmalarıyla tanışır. London'ın keskin vahşiliğinden, Kipling'in şaman dilinden etkilenir. R. Haggart'ın egzotik ve fantastik maceraperestliğinden güç alır. Ancak Howard, bir Steinbeck ya da bir London değildir. Sokaktaki adamın gündelik yaşamsal kaygıları onu boğar. Devamlı kötülerin ve gerçeklerin kazandığı bu dünya, bireyi köleleştirir, kaderini mühürler. Buna karşı Howard'ın adamları, mücadeleci, muzaffer savaşçılar olmalıdır, ömrü boyunca başbaşa yaşamak zorunda kaldığı kurbanlar değil.

Conan hayat mektebinde doktorasını yapmış kuzeyli, acımasız bir barbardır; Şehirlilerden, onların garip ve teferruatlı adetlerinden ve inançlarından, karanlık tanrılarından, çetrefilli ve şaibeli ilimlerinden tiksinir. Ama bir taraftan da şehir hayatının sunduğu lükse ve prestije karşı zaafı da varmış gibi görünür. Yoksa, neden durmadan kendi ülkesinin kralı olmak istesin? Atlantisli Barbar Kull, kader kurbanı bir sürgündür. Kabilesinin geleneklerine karşı geldiği için büyüdüğü topraklardan kaçmak zorunda kalır. Talihin şu cilvesine bakın ki kendisini ilk önce bir forsa, sonra bir köle, ardından da bir komutan olarak bulur. Uzun çilelerin ardından kader tanrıçası, Kull'un yaralı yüzünü altın bir kral tacı, yorgun ama kaslı kıçını da topaz Valusya tahtıyla ödüllendirir. Ancak kat ettiği bunca yola rağmen Kral Kull için hala bilmemkaçbin yıllık Valusya hukuku ve kutsal gelenekleri büyük birer muamma olarak kalacaktır. Tarihi anakronizmler ve kültürel kolajlar yapmayı seven Howard'ın yarattığı karakterler arasında, belki de bizim bildiğimiz tarih döngüsü içinde yaşadığı için en ayakları yere basan tipleme olan Solomon Kane ise bir Puritan gezgindir.

Kane'in yalınlığı ve fikri sabitliği aslında barbarlığından değil de sadece Puritan olmasından kaynaklanıyormuş gibi görünür. Puritanlık, 16. ve 17. yüzyıllarda İngiltere'de Potestanlar, özellikle de Kalvinistler arasında ortaya çıkan bir mezheptir ibadettir. Puritanlık, öğretinin, birey ve toplum ahlakının "saflığı"nı yücelten bir mezheptir. Puritanlıkta diğer Lutheran öğretilerde olduğu gibi birey ve Tanrı arasında bulunan kilise müessesesini mümkün olduğunca ortadan kaldırmak, böylece kişinin aydınlanma yolculuğu sırasında Tanrısına doğrudan, dolaysız hitap etmesini mümkün kılmak hedeflenmektedir. Gerçi Puritanların hemen hepsi Calvinizmi de benimsediği, dolayısıyla alın yazısına inandıkları için kurtuluşun zaten önceden seçilmiş bir gurup özel, kutsal ruha bahşedileceğini bilmektedirler. Din adamı cemaati için bağışlanma dileyebilir ancak Puritanlar sadece kendilerinin günahları ve seçimleri için Tanrıya karşı sorumlu olduklarına inanarak kilisedeki din adamını hemen hemen işlevsiz kılarlar. Bu yüzden Puritan din adamı, kendi kutsiyetini ifşa edecek ve onu açıkça cemaatinden ayıracak hiç bir cüppe, başlık veya aksesuar kuşanmaz; cemiyet içinde asla aşırı kaçılmaz ve gösteriş yapılmaz. John Milius'un unutulmaz filminde Conan'ın Crom'a yakarışındaki çocuksu masumiyetle harmanlanmış saf tutku işte tam bir Puritan ibadet örneğidir.

1630'dan itibaren, İngiltere'de Puritanlar, yirmidokuz yaşındaki Kral George'u, yeni kilise reformlarının önünü açmadığı için suçlu ilan edince, ülke içinde toplumsal gerilim iyice pekişir. Puritanlar, doğabilecek kanlı çatışmaları ve toplu infazları göze alamazlar; Böylece küçük kafileler halinde Britanya'yı terk ederek Kuzey Amerika'ya göç etmeye başlarlar. Büyük bir çoğunluğu Massachussets Körfezine yerleşip en büyük göçmen kolonilerinden birini kurarlar. Daha sonradan da parça parça batıya ve güneye doğru ilerleyerek yayılırlar. Puritanlar, dili, dini, iklimi ve doğası tamamen yabancı olan bu yeni dünyanın ilk Avrupalı kaşifleridir. Karşılaştıkları ve yaşadıkları her şey bir söylenceye malzeme olabilecek değerdedir. Puritan kaşiflik olgusu, Ervin Howard'ın dimağında, vahşi ve yabancı bir dünyada yalnız ve dimdik yaşamak fantazyasının yeşermesine ön ayak olan başlıca esin kaynağıdır.

Ancak, Solomon Kane'nin yollara düşmesinin nedeni çok da belirgin değildir. Suskun ve derin bakışlı, bu yalnız gezginin başından pek de hoş olmayan bir şeyler geçmiştir besbelli. Kane'in 1928 de Weird Tales dergisinde yayınlanan Kızıl Gölgeler adlı ilk hikayesinde, onu Fransa kırsalından Afrika'nın balta girmemiş ormanlarına sürükleyen tek dürtü, kollarında can veren güzel bir kızın intikamını almaktan başka da bir şey değildir. Sonraki maceralarında Solomon Kane tiplemesi, bu inatçı Doğrucu Davutluk etrafında biçimlenir. Ne ün, ne şöhret, ne de yağma; Kane'in tek varlık amacı (en azından yaşadığı muğlak bir dönüm noktasından sonra), her ne pahasına olursa olsun, Dünya üzerindeki şeytanın varlığına son vermektir. İçindeki Ayak Sesleri adlı öyküde, başka hiçbir sebep yokken, sırf fikrine ters olduğu için "Durdurun insanın insana olan kulluğunu" diye haykırarak köle tüccarlarına saldırır. Her ne kadar başarılı olamasa da hatta esir edilip kurtarmaya çalıştığı kölelerin arasına katılsa da olsun varsın; O yine de özgün duruşunu gerçekleştirmiştir. Kafataslarının Ayı'ında ise kaçırılmış bir genç kızı tekrar ihtiyar babasıyla buluşturmak için beş parasız, yedi denizleri aşarak, çölleri geçerek, Negari uygarlığının kayıp şehrine kadar binlerce kilometre yol teper. Bazen attığı taş ürküttüğü kuşa değmiyormuş gibi gözükse de Solomon Kane'in büyük küçük her türlü duruma karşı gösterdiği tepki aynı özende, aynı ciddiyettedir. Rütbe ve etiket bakımından aslında hiç kimse olduğu halde Sir Francis Drake'in karşısına geçip, haksız yere Sir Thomas Doughty'nin boynunu vurdurduğu için açar ağzını yumar gözünü. Omzu kalabalık ve ensesi kalın insanların ona ne yapacağı umurunda bile değildir. Kane yine de doğru bildiğini savunur.

Paralı asker, denizci, kaşif, maceraperest, namus bekçisi, vampir avcısı, kötülerin ve zamanın kendisi kadar yaşlı iblislerin korkulu rüyası, fakirin hayır duası, ezilenin amansız kurtarıcısı Solomon Kane, Ervin Howard'ın yarattığı diğer karakterler arasında en iki boyutlusu olabilir belki. Ancak ünlü yazarın diğer yaratılarını analiz etmek için çok uygun bir klavuz, değerli bir pusula ve de vazgeçilmez bir macera okuması olarak tüm zamanlar ötesi bir karakterdir. Kane, bütün nemrutluğuna rağmen ihmal edilmemesi gereken bir eski dosttur, eğer bilmiyorsanız da mutlaka tanışılması gereken bir şahsiyettir. Solomon Kane'i en güzel haliyle resimleyen ünlü ilüstratör Garry Gianni'nin de dediği gibi "Kane'i ilk defa okuyacak olanlara o kadar çok imreniyorum ki...".

M. Korkut Öztekin

09.06. 2008

İzmir

Monday, February 26, 2007

Şemsiyeli Kadın Üzerine Düşünceler








Şemsiyeli Kadın Üzerine Düşünceler


"Aşağıdaki yazı, Seurat ve Monet'inin "Şemsiyeli Kadın"
adlı tabloları ve Tori Amos'un Parasol adlı şarkısı üzerine yapılan bir sohbet sırasında, ismi bende saklı bir arkadaşıma yazdığım mesajlardan derlenmiştir."

Sevgili dostum,
Mesajını gayet ayık olduğum bir zamanda, daha bu sabah, ofisimde güne başlarken okudum. Sonra "Neler diyor bu kız yahu?!" diyerek bir kez daha okudum. O sırada öğrencilerim başıma üşüşmüşler, final projesi için yetiştirmeye çalıştıkları işlerini bana göstermek için uğraşıyorlardı. Bu yüzden okumalarım öğlene kadar kesile kesile devam etti. Öğle yemeğinden sonra desen dersine girdim; garip ve tutuk bir mücadeleden sonra dersi başlatmayı başardım. Odama geri döndüm ve mesajını bir kez daha okudum. Gün boyunca yazdıklarından anladığım, yada anladığımı zannettiğim bir takım fikirler üzerine sana mesaj hazırlamaya koyuldum bir kaç kez. Ama bu mesajları da tamamına erdirmeden yok ettim.
Michael Ende, Bitmeyecek Öyküsü'nde, "Ne olmak istiyorsan onu ol!" diyordu galiba. Bakmak lazım. Zira bendeki nüshasını kaybettim. Sanırım, gerçekten ne olmak ve ne yapmak istediğime dair yanıtlarım da bu arada yitti gitti. Bu sebeple sana ahkam kesmek ya da öğüt vermek ne haddime. Hedefini yitirmiş, ancak hala uçmaya devam eden bir ok misali yere düşmeyi bekliyorum. Bu sırada bir şeylere saplanabilirsem eğer kendimi şanslı sayacağım.
Ancak şu halet-i ruhiyeme rağmen bir şeyleri sırf başkaları böyle istiyor ya da toplumun beklentisi ve benim de sosyal rolüm budur diyerek yapmaktansa ölmeyi tercih ederdim.
Bazı yollar, sonlandırılmak için değil, sadece üzerinde yürünmek için yapılmıştır. Ne kadar bu yolculuğu sürdüreceğimiz de hedefimizin gerçekten ne olmasını istediğimize bağlıdır(gibi geliyor bana).
Doğru olan yoktur, yaptığımız tercihler vardır. Ve tercihlerimiz bizim kimliğimizi tanımlar. Başkalarının, doğru yada yanlış olarak yaptıkları tanımlamalar, sadece kendi faydalarını gözeterek tasarladıkları durum tesbitleridirler. Oysa ki gelişmek ve büyümek adına gerçekleştirdiğimiz her girişim aslında risktir; dostluk kurmak, aşık olmak, yeni bir işe başlamak, sokağa çıkmak... Yaşamak adına göze aldığımız herşey risktir; yaşamın kendisi risktir. Dolayısıyla özünde yanlış olabilecek her tercihin sonucu duruma göre faydalı ya da yararlı olabilir.
Monet'in ya da Seurat'ın resimleri birlikte olmayı arzu ettikleri ancak yüreğine asla, hiç bir zaman hükmedemeyeceklerini de bildikleri kadınların resimleridir. Bu kadınlar, rüzgarda savrulan ve puslu ufkun merkezinde yitip giden kadınlardır. Yüzleri yoktur, çünkü "elemental"'dirler; fırtına gibi, gök yüzü gibi, belki tanrının kendisi gibi... Erkek ( en azından bu resimlerin yaratıcıları ) o kadar aptal ve duygusal değildir. Aksine gerçekçi ve haddini bilen bir varlıktır. Nelere kadir olduğunun farkındadır ve bu fırtınada ne kadar ayakta durabileceğinin veya bu siste ne kadar ilerleyebileceğinin farkındadır. İçten içe kadına hükmetme ve belki onu dize getirme cürretiyle; onu kendine tabi kılabilmek düşüyle direnir. Ancak mücadelesinin sonunu da üç aşağı beş yukarı kestirebilir. Asla elde edemeyeceği, kontrol edilemez kadının düşüyle coşar, durulur ve mutlu olur. Ve bu düşü resmeder.
Aslında, bu erkeğin kadını tanrısallaştırması da değildir, bu imkansız ilişkilerin ve gitgide iktidarsızlaşan erkeğin hikayesidir. Bu iktidarsızlık, cinsel iktidarsızlıktan daha ziyade, bir kadının bütün tutkularına ve bütün beklentilerine cevap verememenin, onu her anlamda doyuma ulaştıramamanın yetersizliğidir.
Kadını bu şekilde vurgularken ve onu o tepenin başında, o sisin içinde muğlak ve suretsiz olarak betimlerken; onun ulaşılmazlığının altını çizerken erkek, aslında kendi yetersizliğinden mazoşist bir zevk duyar.
Bir kadın için belki bir erkeğin eşi olmak ya da onunla bir akit yapmak, bir kurum oluşturmak ne kadar tedirgin edici bir şeyse ve bu durum her ne kadar bir kadını ikinci plana itiyormuş gibi görünse de aslında erkek (en azından bu resimleri yapan abiler için) kadının ruhuna asla gem vuramayacağının bilinciyle yaşar.
Bu söylediklerim, kapıcımız Hasan Abi veyahut köftecimiz Durmuş Amca için geçerli değildir. Belki yaşama karşı özel ve kendine has bir duruşu olan, yaratıcı ve duyarlı, Monet ve Seurat gibi abilerimiz için geçerlidir. Umarım ben de büyüyünce böyle olurum.
Bu arada bahsettiğim kadın, Hasan Abinin eşi, altı çocuk annesi Sabahat Abla yada Durmuş Amcanın karısı DürdüTeyze'de değildir, bir Kara Madonna'dır, belki senin gibi bir kadındır kim bilir.
Şu ana kadar söylediklerimin tamamı yalan olsa bile gerçekten bildiğimi düşündüğüm tek bir gerçek vardır, o da şudur; Erkek değil, kadın tercih eder, kadın seçer, kadın isterse olur; ve bu da kadın için büyük bir risktir zaten.

Aslında demeye çalıştığım şey, kadınlarla erkeklerin birbirlerine baktıklarında gördükleri şeylerin tamamen farklı olduğuydu. Kadınlar genelde düş kırıklığına uğrar, erkekler de hadlerini aşarlar. Beklentiler farklı ne de olsa...
Neil Gaiman, Amerikan Tanrıları'nda insanları, küşük baloncukların içinde kendi şizofrenik dünyalarına gömülmüş varlıklar olarak tanımlar. Polonyalı ressam Yajek Yerka'da insanları çalkantılı bir denizin ortasındaki küçük kaya parçalarına benzetir. Bazen bu deniz, durulur, bazen gelgitler yaşanır; böylece kara parçaları ya bir birine yaklaşır ya da bir birleri tarafından görünür hale gelir. Ancak bu uzun sürmez. Fırtınalar çıkar, sis basar... Birbirimize yakınlaştığımız anlar, sevişmelerimiz, sohpetlerimiz, paylaşımlarımız o yüzden bu kadar değerlidir. Hiç bir şeyin süregenliği kesin değildir, her şey gelip geçicidir. Yarının garantisi yoktur. İlişkilerimizde ciddi ve tehlikeli adımlar atarken yaşadığımız telaş ve gözü kara aceleciğin sebebi de budur belki. "Bu gün ben burda olacak mıyım, acaba yarın o orda olacak mı? Ve onu yitirmek gerçekten göze alabileceğim bir bedel mi? Bununla yaşayabilir miyim? Acaba onu böyle mi istiyorum?" gibi pek çok soru zihnimizin alaca karanlık bahçesini istila eder.
Ancak zihnimiz türlü yollarla, yanan dalları ve yabani sürgünleri tedavi etmeyi becerir ya da bu istila karşısında çaresizleşir ve balta girmez bir cangıla dönüverir.
Değil bir kadınla erkek arasındaki dostluğu, bütün dostlukları her zaman tehlikeli bir yolculuk olarak değerlendirmişimdir. Çünkü insanların duyguları evrimleşir. Ve her dostluğun türlü biçimlerde sınandığı anlar yaşanır. Birbirini seven ve paylaşımlarından haz duyan iki insanın daha fazlasını istememeleri ya da bir birlerine bıçak çekecek hale gelmemeleri için şanslarının çok yaver gitmesi gerekir.
Belki bu dünyanın bir yerinde senin için mükemmel bir eş yaratılmıştır, ancak asla onunla tanışmak ve bir araya gelmek fırsatını yakalayamayabilirsin. Bu sen istemediğin için ya da o istemediği için de olmaz. En muhteşem şakacı olan Tanrı, sizi aynı asansöre sokar, ama sopet etmeniz için bir vesile yaratmaz. Birbirinizin farkına bile varmadan kendi yolunuza gidersiniz.
O yüzden kardeş ruhlara sahip olan, bir şekilde tanışan ve sahip oldukları şeyle ne olacaklarına veya ne yapabileceklerine karar verebilmiş insanlar acaip şanslı insanlardır, Tanrının sevgili kullarıdırlar ve ellerindeki nimetin kadrini, kıymetini bilmelidirler.
Diğer yandan "Acaba?" sorusunu sorabilmek de acaip eğlenceli bir şeydir bence, bütün ezeli haşmetine rağmen.

Esen kalınız.

Thursday, July 13, 2006

Süper Olmak


Adventuro Turco

“Be not afeard; the isle is full of noises,
Sounds and sweet airs, that give delight and hurt not.
Sometimes a thousand twangling instruments
Will hum about mine ears, and sometime voices
That, if I then had waked after long sleep,
Will make me sleep again: and then, in dreaming,
The clouds methought would open and show riches
Ready to drop upon me; that, when I waked,
I cried to dream again
.”

“Korkma sakın; seslerle doludur adamız,

Sesler ve tatlı nameler,zevk veren ve asla incitmeyen

Bazen binlerce tıngırdayan sazın sesi

Doldurur kulaklarımı, ve bu sesler

Zaman zaman ,çok uzun bir uykudan yeni uyanmış olsam da

Uyuturlar beni:Ve sonra,rüyamda,

Önümde aralanan bulutlar sergilerler zenginlikleri

Hazır ve nazır başımdan aşağı yağmaya: Öyle ki, Uyandığımda

Ağlarım o düşü görebilmek için bir kez daha.”

-Üçüncü perde, İkinci sahne

Caliban, Fırtına, W. Shakeaspeare

M.Korkut Öztekin 2006-06-26

Süper Olmak

Superman’ın kostümü neden mavidir? Steven T. Seagle’ın “It’s A Bird/Bir Kuş” adlı grafik romanını okuyuncaya kadar aklımın köşesinden dahi geçmeyen ve aslında pek temel olan bir soruydu bu. Kısa dönem öncesine kadar memleketimizdeki televizyon kanallarından CNBC-E’de gösterilen ve izlemeye doyamadığımız Carnivalé adlı televizyon dizisinin fikir babalarından Seagle’in bu çalışması sıra dışı bir “Superman” çizgi romanı. Keza It’s A Bird, çelik adamın bir başka görkemli macerasını aktarmanın ötesinde, Superman tiplemesiyle travmalı bir geçmişe sahip, ve hiç de süper olmayan, aksine, genlerinde ürkütücü bir hastalık barındıran, yaralı bir çizgi roman yazarının, ailesi, kaderi ve kendisiyle yüzleşme öyküsünü sunuyordu bizlere. Grafik romanın baş kahramanı, evi terk eden babasının peşinden kısa bir yolculuğa çıkıyor, diğer yandan da kendisine çizgi roman endüstrisinin en ünlü karakterine yeniden hayat vermek gibi önemli bir kariyer fırsatı sağlayan editörünü hoş tutmaya çalışıyordu. Ancak kahramanımız kararsız ve isteksizdi; zira Superman’ı sevmiyor, mükemmel olmayan bir dünyada bu denli mükemmel bir düşsel imgenin varlığına neden ihtiyaç duyduğumuzu adam akıllı sorguluyordu.

Ama en önemlisi Superman neden maviydi? Hindu tanrılarının tenlerinin rengi maviydi, Antik Yunan mitolojisinin baş tanrısı Zeus bir gök tanrısıydı. Nors panteonunda tanrıların evi Aesgard’ın koruyucusu Thor’da bir gök tanrısıydı. Göktürk sancağının rengi maviydi ve Orta Asya Türkleri tanrıya Görk-Tengri/Gök Tanrı (Tegri: sonsuz mavi gök yüzü)derlerdi. Mavi biz fani insanlarla bilinmeyenin arasında tabiatın koyduğu sınırların rengiydi; Okeanos gibi; gökyüzü gibi ya da Seagle’in Carnavalé’ındaki Avatarlar’ın kanının rengi gibi...

Superman da bu sınırların ötesinden kopup gelmiş ve bedeni bu sınırların rengine boyanmıştı. Giritlilerde yas rengi maviydi, Keltler savaşa gitmeden önce bedenlerini maviye boyarlardı. Mavi ölümün rengiydi. McKean’in Cages’ındaki duvarın arkasında sonsuza uzanan çiçek tarlasının rengiydi...

Öyle ki Allan Moore’un Hugo ödüllü grafik romanı Watchmen’daki süper insan Dr. Manhattan’ın rengini de mavi olarak belirlemişti. Gerçi Dr. Manhattan, Superman’dan çok daha farklı bir profile sahipti. Superman ne kadar insan canlısı, yardım sever, doğrunun ve statükonun yanındaysa Dr. Manhattan o denli insan olmak durumundan ve insanlıktan uzaklaşmış bir karakterdi. Manhattan, insanları, kendi gündelik mücadelelerinde kaybolmuş küçük hayvancıklar olarak algılıyordu. Onu insanlığa bağlayan hiçbir şey kalmayınca da dünyayı terk etmiş, yeni arayışlara ve evrenin sırlarının kalbine doğru sonsuz bir yolculuğa çıkmıştı.

Süper insanın bu yükselişi, süper insanın, tabiatın tüm insanlığı mahkum ettiği sınırlardan ve engellerden kurtuluşu, bizi bağlayan en temel güç olan yer çekimini yenmesi ile belirginleşir. Bu yükseliş, Hz. İsa’nın göğe yükselişi, Hz. Muhammet’in Miracı gibi apaçık ilahi bir metafordur; Super insan, gaipten gönderilmiş ve yine gaypa dönen, Tanrı’nın kullarını hizaya getirmesi ya da imana döndürmesi için yarattığı seçilmiş kuludur.

Kötü giden bir şeyler vardır, orası kesin; ancak kokuşmuşluğa karşı çıkmak için illa da süper olmak gerekmez, fakat hatalı olanı görebilmek için “superior” olmak gerekir. Henrik İbsen’in Bir Halk Düşmanı’ndaki Dr. Thomas Stockman’ı ya da Jules Verne ‘nin Kaptan Nemo’su gibi karakterler motivasyonları ve takındıkları tavır farklı olsa da entelektüel karakterlerdir; dolayısıyla sıradan insanın gözünden kaçan ya da sesini yükseltmekten korktuğu mevzular karşısında, toplumun çıkarlarını savunacak kişilerin de aslında, toplumun elit bireyleri arasından çıkması beklenir.

Superman’lerin yönettiği ve biçimlendirdiği bir toplum da süper olabilir, adeta Platon’un Filozof Kral’ı gibi. William Shakespear’ın Fırtına adlı eserinde sürgün Milan Dükü Prospero’da kendince bir “Filozof Kral”’dır. Sınırsız büyü yeteneği sayesinde yaşadığı adanın çevresini, dinmek bilmeyen bir fırtına ile kuşatır. Elim bir deniz kazası yüzünden adaya düşen kazazedeleri parmaklarının ucunda oynatır. Prospero’nun bu “Cesur Yeni Dünya”’sında yine cesur ve güzel insanlar yaşamalıdır. Aldeous Huxley, 1932’de kaleme aldığı “CesurYeni Dünya” adlı ütopyasında Mustafa Mond adlı karakterini gevşek bir biçimde Shekspear’ın Prospero’suna dayandırır. Mustafa Mond, sadece bir Prospero yorumu değildir aynı zamanda dönemin en önemli siyasi figürlerinden biri olan Mustafa Kemal’den de yoğun biçimde etkilenir. Mustafa Mond, tarihin, edebiyatın ve toplumsal yaşamın sıkı ve dikkatli bir şekilde biçimlendirildiği bir dünya düzeninde soğukkanlı bir toplum tasarımcısı olarak tanıtılır. Bu Cesur Yeni Dünya’da kitleleri hizada tutmak için “soma” (Latince’de “uyku” anlamına gelir) adlı özel bir ilaç kullanılır.

Benzer bir tema Joss Whedon’un yazıp yönettiği “Serenity” adlı bilim kurgu filminde de işlenir. Dünyaya sığamayan insanlar, türlü gezegenlerin ekosistemlerini ıslah ederek uzaya yayılırlar. Bu arada geçiş süreci daha yumuşak geçen ve daha zengin kaynaklara sahip gezegenler büyük bir ittifak oluştururlar. Bu ittifak mükemmel toplumu oluşturmak amacıyla türlü deneylere koyulur. Bir numaralı hedefleriyse Miranda adlı ılıman bir gezegendeki (bu arada Shekspear’ın Ffırtın’sındaki Büyücü Prospero’nun kızının adı da Miranda’dır) varsıl bir kolonidir. Planları gezegendeki suç oranını sıfıra indirmektir. Gezegenin ekolojik biçimlendirme tesislerinden Paxin Hydrocloride adlı bir kimyasalı gizlice halka verirler. Beklenildiği biçimde suç ortadan kalkar, ancak insanlar sadece suç işlemeyi bırakmakla kalmazlar, yavaş yavaş hayatta kalmalarını sağlayan tüm eylemleri de terk ederek ölüme teslim olurlar. Sadece nüfusun çok küçük bir azınlığı bu kimyasala ters tepki verir ve dehşet kusan canavarlara dönüşür. Bu “alt insanlar” uyumayı ve pasifize olmayı ret edenlerdir.

1960’larda ortaya çıkan Transhumanizm hareketi, gücünü Huxley’in ya da Orvel’in anti ütopyalarından alır. Ancak daha olumlu bir biçimde Trashumanistler, insan hayatının ve yaşama koşullarının pozitif ilimler kullanılarak geliştirilebileceğine, ütopyaların gerçekten de var olabileceğine inanırlar. Tıp, plastik cerrahi, detox, spor, psikoloji, bilişim sayesinde insan ömrünün uzatılabileceğine, bu biçimde ölümü yenmeyi başaran insanların, sıradan insanlardan, hem fiziksel hem de zihinsel bakımdan daha da üstün olacaklarına inanılmaktadır. Hatta bu bireyler öylesine bir gelişim sergileyeceklerdir ki “insan” olarak tanımlanan varlığın çok ötesinde, çok daha farklı bir görünüme sahip olacaklardır. Bu kurgusal “süper insanlar” kendilerine “post-human” adını vereceklerdir.

Neil Gaiman’ın “A Game of You/ Sen Oyunu” adlı grafik romanında Kukkoo adlı karakter şöyle der;

“Erkek çocuklarının ve kız çocuklarının fantezileri özünde aynı ancak ilk bakışta bir birlerinden oldukça farklı görünürler. Erkek çocukları, daha hızlı koşmak, daha güçlü olmak, daha uzağa sıçrayabilmek isterler. İstedikleri zaman sıradan görünüşlerini bir kenara bırakıp sahiplenebilecekleri görkemli kimliklerinin olmasını isterler. Sıradan ve gözlüklü Peter Parker Örümcek adamdır, sıkıcı ve sinik, gözlüklü Klark Kent, Superman’dır. Oysaki kızlar, kaybolduklarına inanırlar. Anneleri ve babaları gerçek ebeveynleri değildir. Aslında onlar uzak diyarlardaki bir krallığın kayıp prensesleridir. Bir gün gerçek aileleri onları bulacak ve ait oldukları o büyülü ülkeye geri götürecektir.”

Belki de her birimiz o kayıp dünyanın ve ulaşılmaz kimliğin özlemini çekiyoruz. Hiçbir kudretin hayatımızın sınırlarını çizemeyeceği o mutlu, hiç ülkesinin güzel ve güçlü insanları olmak istiyoruz. Ya denemeye devam edeceğiz ya da bilinmeyenin mavi sınırları altında elimizdekilerle yetinmeyi bilip yaşamın çatlaklarındaki saklı güzellikleri keşfetmeye çalışarak mutlu olmayı deneyeceğiz. Mutluluklar dileriz.

“God grant me the serenity to accept the things I cannot change,

Courage to change the things I can,

And the wisdom to know the difference.”