Nostromo Macerası

Sene 1998! Dayımın İstanbul'daki evinde geceyarısı tavanı seyrediyorum. Heyecandan uykum kaçmış ve kalbim küt küt çarpıyor. Yarın Atılgan'a gideceğim. Metin Demirhan ve Giovanni Scognamillo ile tanışacağım. Çalışmalarımı göstereceğim. Yaşadığım coşkuyu gerçekten kelimelerle ifade edemem. Birkaç hafta önce, birden bire başladı bu macera. Yaz tatilinde, İzmir'e geri döndüğüm sırada, Kıbrısşehitleri Caddesi'ndeki İletişim Kitapevi'nde Nostromo'nun ilk sayısı ile karşılaştığım anda kafamda bir kıvılcım çaktı. Aslında bir arkadaşım göstermişti bana Nostomo'yu;

"Bak, böyle bir dergi var gördün mü? Bilim-kurgu dergisi, yazılar çok güzel."

Bu yazıyı okuyan ve okuyacak arkadaşların arasında daha önce Nostromo'yu duymamış olanlar için bir not düşme ihtiyacını duyuyorum. Nostromo, 1997 ile 1998 seneleri arasında üç ayda bir yayınlanan, (gecikmeli bir bilim-kurgu kısa öykü yarışması özel sayısı ile birlikte dört sayısı çıkmış) Giovanni Scognamillo'nun editörlüğünü, Metin Demirhan'ın da yazı işleri müdürlüğünü ve genel yayın yönetmenliğini yaptığı "underground" bir bilim-kurgu dergisidir. Metin Demirhan, o döneme kadar bir fanzin "Guru"su olarak tanınıyordu. Ve asla Nostromo'yu bir fanzin olarak kabul etmezdi. Nostromo'yu bilim-kurgu sineması, edebiyatı, çizgiromanı ve kültürü üzerine yazıların paylaşılacağı ciddi bir yayıncılık örneği olarak görüyordu. Derginin makyajının fakir olmasının sebebi ise sadece Türkiye yayıncılık camiasının tercihlerine yönelik ekonomik bir sorundu. Alternatif kültürler üzerine odaklanmış ve binbir güçlükle çıkartılan diğer yayınların da karşılaştığı bir problemdi bu. Scognamillo ve Demirhan'ın, Nostromo'dan sonra ortaya koydukları, Fantastik Türk Sineması gibi eserler, bu ikilinin ne kadar engin bir vizyonu olduğunu sergileyen yapıtlardır kanımca. Nostromo, Ridley Scott'ın Alien filmindeki uzay gemisinin adıydı. Demirhan'nın senelerce Atlas Pasajı'nda işlettiği, her türlü çizgiroman, film, müzik, poster ve efemeranın bulunduğu dükkanına verdiği Atılgan adının temsil ettiği umut dolu, aydınlık değerlerin aksine, Nostromo, bilim-kurgunun daha karanlık tonlarını barındıran bir dergiydi.

Nostomo ile ilk karşılaştığımda, henüz bıyıkları terlemiş bir üniversite ikinci sınıf öğrencisiydim. Kafamda geleceğe yönelik bin türlü plan ve umut vardı. Nereye saldıracağımı, ne ile uğraşacağımı bilemiyordum. Bir an ayranım kabarıyor, bir çizgiroman projesi uyduruveriyordum. Çizmeye başlarken canım sıkılıyor, kendimi yetersiz hissediyor ve başladığım işi yarım bırakarak yeni hedeflerin peşinden koşuyordum. Genellikle hikaye hep aynı seyirde devam ediyordu. Yeteneğim ve yaratıcılığımın sınırlarını anlayamıyor, düşlediklerim ve yapabileceklerim arasındaki orantıyı bir türlü kuramıyordum. Genellikle hissettiğim tek bir yoğun duygu vardı; Yalnız olduğumu, bir türlü anlaşılamadığımı düşünüyordum. Bu ülkeye ve bu zamana ait değildim. Yaşadığım şehirden, yaptığım işten, çevremdeki insanlardan bambaşka bir şeylere layık olduğuma inanıyordum. Ancak bu çok değerli hazineleri haketmek için neler yapmam gerektiğini bir türlü kestiremiyordum.

O yaz günü, kitapçıda dergiyi elime aldığımda, o kendini bilmez müşkülpesentliğimle uzun uzun incelediğimi hatırlıyorum. Kapağında Empire Strikes Back'dan Luc Skywalker'in Yoda'yı sırtında taşıdığı sahne vardı. Nostromo'nun kapağı renki ve kuşeydi. İçi ise siyah-beyazdı. Ancak sayfaları saman kağıda değil, birinci hamur, düşük gramajlı beyaz kağıda basılmıştı. Resimler fotokopi gibi durmuyordu, genel tasarımı ise Hayalet Gemi veya Geceyarısı Sineması gibi amatör ama pek düzenliydi. Yazıları harikuladeydi ve kesinlikle bir Rock-Punk fanzini değildi. Kendisini ciddiye alan bir "Genre" dergisi görünümündeydi.

Nostromo'yu elime aldığımda yalnız olmadığımı hissetmiştim ve o güne kadar ilk defa kafamda bir "net-work" kurma fikri belirmişti. Eğer yazı-çizi işiyle uğraşıyorsanız, sizinle aynı kafadan olan ve aynı biçimde takılan insanlarla veya örnek aldığınız ustalarla tanışmanın, hele ki beraber çalışmanın ne kadar önemli bir deneyim olduğunu anlarsınız. Ancak en zor olanı, o ilk adımı atmaktır. Camiada belli bir yere ulaşmış herkesin bir ilk adım öyküsü vardır; Kapısını çaldığı birileri; Çalışmalarını gösterdiği ve kariyerine ilişkin tavsiyeler aldığı birileri vardır. İşte benim hikayem de böyle başlıyor. Derginin iç kapağındaki irtibat numarasını aradım. Güzel bir kadın sesi beni karşıladı. Çalışmalarımı sunmak ve tanışmak istediğimi dile getirdim. Randevulaştık. Böylece İstanbul'a gittim. Bir Cumartesi günü, elim ayağım buz kesmiş bir halde, ancak kendimden pek de emin görünmeye çalışarak Atılgan'ın kapısını tıklattım.

Kalabalık, küçücük bir dükkandı Atılgan. Bir bir çeşit acayip hediyelik eşyanın satıldığı Atlas Pasajı'nın derinliklerinde, içeride, sol köşedeydi. Yerden tavana kadar yığılmış dergiler, çizgi romanlarla doluydu. Vitrini ve müsait olan birkaç duvar köşesi tamamen B sınıfı filmerin posterleri ile kaplanmıştı. Küçük, saklı bir cennet, bir kurtarılmış bölgeydi. Telefonda konuştuğum bayan Nilgün Birgül'müş; Metin Demirhan'ın ortağı. Sonra Demirhan çıka geldi. Müşterileri ile ilgileniyordu. İnce plastik poşetlerin içinde sakladığı çizgiromanlardan birini gösteriyordu. Marquise De Sade, misafirlerine işkence etmek için onlara sımsıkı bir kesekağıdı kılıf içine dikkatle yerleştirilmiş kalın ciltli bir kitap sunarmış. Misafir kitabı alıp baktıktan sonra aynı şekilde kesekağıdına yerleştirmeye çalışırmış. Hemen hemen bütün misafirler, kitabı sokmaya çalışırlarken kesekağıdını yırtarlarmış ve çok mahcup olurlarmış. Sade, onların bu telaş anını izlemekten büyük keyif alırmış. Atılgan'daki hemen hemen bütün dergiler böyle torbaların içinde saklanıyordu. Ve yukarıdaki öyküyü bana anlatan Metin Demirhan, büyük ihtimalle müşterilerini çırpınırken seyretmekten Sade gibi çocuksu bir keyif alıyordu. Demirhan, benimle sol elini uzatarak tokalaştı. Sağ eli genellikle hep kotunun cebinde duruyordu. Sonraki zamanlarda, bunun sebebinin çok da açık etmek istemediği küçük bir sakatlıktan kaynaklanmış olabileceğini düşündüm ve asla üzerine gitmedim. Buna rağmen Metin Demirhan, araştırmacı, koleksiyoner kimliğinin yanında düzgün bir strip çizeriydi ve dahası bizim iki elimizle torbalarına geri sokamadığımız onca dergiyi o tek eliyle, müthiş bir maharetle idare edebiliyordu.

Nilgün ve Metin, çalışmalarımı incelediler. Bana büyük cesaret verdiler. Dergi için neler yapabileceğim üzerinde konuştuk. Birkaç gün sonra da Scognamillo'nun kendisi ile tanıştım. O zamanlar Scognamillo'nun bu memleketin kültür dünyası için çok önemli bir isim olduğuna inanıyordum. Şu an da bu inancım değişmiş değildir. Scognamillo'nun, Alternatif türler ve sinema üzerine her türlü üretimde bulunan bütün aydınlarımız için vaz geçilmez bir hazine olduğunu düşünüyorum. Scognamillo ve Metin Demirhan gibi kişilikler, bu toprakların çınarlarıdır. Onlar gittikten sonra yerlerine yenileri yetişir mi, yetişse de işlerini onlar kadar tutkuyla, savaşarak ve çırpınarak yaparlar mı, şüpheliyim.

Nilgün, Metin, Giovanni ve ben, oturduk, konuştuk. Benim Nostromo'ya kapak çizebileceğimi söylediler. Hafif bir anevrizma yaşadım, ruhum bedenimden yükseldi ve olan bitenleri gümüş bir kordonun ucunda gökyüzünden izlemeye başladı. Heyecan çok iyi bir motivasyon kaynağıdır, ancak korku ile birleşirse elinizi kolunuzu bağlar. Benim heyecan katsayım, o gün yaşananların ardından tehlikeli boyutlara yükselmeye başlamıştı. Benim için bu birinci ligdi, mahalle maçı değil. Scognamillo ve Demirhan'ın bana bir kompozisyon önerdiler; solda Ripley, sağda Barbarella, ortada Vampirella-ki bu sonuncusunu Scognamillo en çok seviyordu-. Çizmeye başladım. Füzen ve kurşun kalem kullandım. Ancak sonuçtan nefret ettim. Gelen tepkiler de daha çok çalışmam gerektiği üzerineydi. Bu arada Nostromo'nun ikinci sayısının kapağında Simon Bisley'in FUKK karakterinin bir pin-upı basıldı. Scognamillo, bilim-kurguda kadın, cinsellik ve erotizm konulu bir yazı dizisi hazırlamıştı. Üçüncü sayı için mutlaka dişe dokunur bir şeyler yapmak zorundaydım. Aynı kompozisyonu bu kez daha alışık olduğum formatta, kurşun kalem ile A4 kağıt üzerine çalıştım. Zafer! Çok beğenildi, ancak siyah-beyaz olması can sıkıyordu. Zaten siyah-beyaz olan Nostromo'nun tek renkli yeri kapağıydı ve çoğu zaman kapak, dergiyi satardı. Deseni içeride kullanmaya karar verdiler. Kapak hala boştu ve benim renkli bir çalışma üretmem bekleniyordu. Belki "renkli çalışma" benim alanım değildi. Belki ben sadece siyah-beyaz, tire işlerde iyiydim. Renk teorim zayıftı, teknik uygulama konusunda tecrübesizdim ve bu birinci ligdi. Bu arada guaj çalıştım. Arkasındaki duvarda bir samuray ilüstrasyonu olan, siborg bir geyşa çizdim. Daha henüz cinsel olgunlaşmamı yaşamakta olan bendeniz için erotik temalı bir resim yapmak da sorundu. Metin'in yorumları olumlu oldu. Sonra, çıplak bir dansözün kanını yalıyarak emen bir oriyantal vampir deseni yaptım ve Scognamillo'ya hediye olarak yolladım. Herkes çok sevdi. Ardından Cthulhu'nun Çağrısı temalı "Konsey" adlı ilüstrasyonumu bitirdim. Kocaman ozalite çıkış alarak Metin'e yolladım. Metin, telefonda benimle dalga geçmişti; "Beğenmez olur muyuz, dükkana asıcam ben bu resmi."

Sonra, Ankara'da aşık oldum. Karmaşık duygular, anlamlandıramadığım düşüncelerle kağıdın başına geçtim. Hemen hepimizin bildiği gibi, aşk bir çeşit hakimiyet oyununa benzer. Kadın ve erkek arasında gelişen cinsel gerilim, coşku dolu bir dansa evrilebileceği gibi dehşet dolu bir kavgayada dönüşebilir. İsteyenle istenen arasında oynanana köşe kapmacada sizin hangi tarafta olduğunuz, kendiniz nasıl tanımladığınız, ilişkinizi ve yaşadıklarınızı daha kolay betimlemenizi sağlar. Bu duygular, kadın, cinsellik ve erotizm temalı bir dergiye kapak illüstrasyonu üretmeye koşullanmış amatör bir çizer için aslında oldukça faydalı ipuçlarıydı. Resmi, 35x50 resim kağıdına çini mürekkep ve guaj boya ile yaptım. Teknik hakimiyetim hala çok yeterli olmadığı için ortaya çıkan iş "Pulp" bir görünümdeydi. Bu amaçladığım bir şey değildi, ama sonuçtan memnundum. Resmi, Metin'e yolladım. Metin, resmimi üçüncü sayıda kullanacaklarını söyledi. Dünyalar benim olmuştu.

Kapağım, çevremde değişik tepkilerle karşılandı. Taktir ve iltifatlar kadar türlü dedikodular da kulağıma ulaştı. Neyin dedikodusu yapılacaksa? Ancak aşkın ve vasat ufuklara doğru yelken açan ders notlarının arasında kafası bulanmış toy bir gencin bunları çok da aklına takacak vakti yoktu. Metin kanalıyla İstanbul'dan türlü teklifler gelse de ben bunları değerlendiremedim. Okulumu ve derslerimi tercih ettim. Metin, "Sen bir sanatçısın." demişti. Belki başka bir yolu izlemem gerektiğini o da fark etmişti.

Metin Demirhan'la sohbetlerimiz bir süre daha, araları git gide açılan telefon konuşmalarıyla sürdü. İstanbul'da ve Dünya'da nelerin olup bittiğini ondan öğrendim. Sonra koptuk. Ayrı şehirler ve ayrı hayatlar; Aynı şehirde yaşayan arkadaşlar bile bazen öylece kopabiliyorlar. Sonra Atılgan'ın kapandığını, Atılgan'ın taşındığını duydum. Sonra Atılgan ve Nostromo macerasına ilişkin anılarılarım, bu yazıyı kaleme almaya karar verdiğim ana kadar sirojenik bir tabutta, puslu bir uykuya gömüldü. Artık Metin yok. Benim onunla bu dünyada yeniden bir araya gelme şansım da böylece tükendi. Yaptıklarımı ve yapmadıklarımı telafi etme fırsatı yok artık. O ana dair yaşadıklarım, hayatın, zamanın ve umutların gelip geçerliği üzerine bir anektoda dönüştü. Tek temennim ve tesellim, yaşamın üzerime salacağı vahşi köpeklere karşı, en az Metin kadar metin olabileceğimi bilmek, her şeye rağmen üretmeye ve inandığım şeyleri ısrarla sevmeye devam edeceğimin sözünü verebilmek. Bize armağan ettiğin bütün güzel anılar, keyifli oyuncaklar, ışıltılı çizgi romanlar için teşekkürler Metin. Umarım, Atılgan'ın aydınlık güvertesinde, daha önce hiçbir insanın gitmediği topraklarda huzurla yol alıyorsundur.

Sevgilerle

16 Ekim 2008

İzmir

Mehmet Korkut Öztekin

Comments

Sevgili Korkut, birinin sonsuza dek gittiğini bilmek geride kalanları yaşama eylemi konusunda hırslandırır mı, küstürür mü, buna ben karar veremedim. Ama işini aşkla yapan insanların dünyaya ve yaşarken değdiği insanlara kattığı o "şey" belki de gitmesini mazur gösterebilecek tek şey oluyor.

Sevgiler...