Yalnız Yürüyen Adam

Cross Plains kasabası, güneşin kavurduğu bir kum çanağıydı. Mart ayıyla birlikte sıcaklar boy göstermeye başlardı. Temmuz geldiğinde de öğle vakti kasaba meydanında kimseyi bulamazdınız. Yılın iki ayı boyunca kasabanın nüfusunu üçe katlayan sezonluk pamuk işçileri ve yerli erkeklerin büyük bir çoğunluğu o vakitte, kızgın güneşin altında tarlalarda ve güneydeki petrol kuyularında çile çekiyorlardı. Onbeş dakika içinde yuvarladıkları kurtlu fasulyeyle bir fincan koyu kahvenin paydos düdüğüne kadar kendilerini tok tutmasını umarak, petrol ve makinelerden kanayan gress yağının seyreltip çamurlaştırdığı toprağın içinde debeleniyorlardı. Cross Plains'de Vaudville yoktu, tiyatro'da nadiren gelirdi. Gece bastığında akıllı olan işçiler, eğer evliyseler, iş çıkışı tıpış tıpış evlerinin yolunu tutar, yevmiyelerini, onları bekleyen karılarına verirlerdi; Eğer bekar yada gurbetteyseler, kaldıkları bekar odasında birileri onları soyup boğazlamasın diye tilki uykusuna yatarlardı. Gelecekleri hususunda daha az kaygı duyan veya birikim yapmayı akıl edemeyenler ise seyyar sahra tavernalarında ve genelevlerde üç kuruşluk yevmiyelerini kendi patronlarına geri öderlerdi. Cross Plains, yeni yeşeren bir petrol kasabasıydı ve çocuk büyütmek için o kadar da iyi bir yer değildi.

Dr. Isaac Mordecia Howard ve Hester Howard'ın tek oğlu olan Robert Ervin Howard, bu kum çanağına geldiğinde onbeş yaşındaydı, ancak gezici hekim olan babası sayesinde Texas'ın neredeyse hemen hepsini görmüştü; Geçtiğimiz yüzyılın önde gelen macera yazarı, kılıç ve büyücülük türünün ağa babası R.E. Howard 1906 senesinde Texas'ın Peaster kasabasında dünyaya geldi. Howard ailesi Crossplains'e taşınıncaya kadar ikişer üçer yıllık aralıklarla Dark Valley, Seminole, Bronte, Poteet, Oran, Vichita Falls, Bagwell, Cross Cut ve Burkey gibi Amerikan güney batısının en fakir haydut yatağı maden kasabalarını gezdiler.

Genç Howard, bu dönemde bir sürü işte çalıştı; tütün toplayıcılığı, hamallık, benzin pompacılığı yaptı. Romantik vahşi batı ve egzotik kızılderililer söyleminin ardında yatan kan, yoksulluk ve yoksunluk dolu gerçeği bizzat yaşadı. Yeni bir hayat kurmak ve mutlu bir gelecek inşa etmek amacıyla yola çıkan göçmenlerin düşlerinin toz fırtınalarında yok olduğunu gördü. Farklı kültürlerden gelen insanların kişisel hikayelerini, göçmenlik maceralarını ve göçerlik söylencelerini dinleyerek büyüdü. Yarattığı karakterlerin hemen hepsinde bu göçebe ruhu bulunur. Medeniler ve bedeviler, şehir insanları ve göçerler, entelektüeller ve cahiller, ırklar, sosyal zümreler ve dinler arasında hep yaşanan kanlı dikleşmeler, acımasız çatışmalar, Howard'ın kaleme aldığı kahramanların temelini oluşturur.

Annesi Hester sayesinde, özellikle tarih okuma alışkanlığı kazanan Howard, babasına gelen vakalar ile başıboş amelelik kariyeri boyunca dinlediği, karşılaştığı ve bizzat yaşadığı maceralardan güç alarak yazmaya başlar. Zengin hayal gücü, kıvrak ve kurnaz anlatısı, heyecanlı kelimeleri sayesinde çabalarının karşılığını çok geçmeden alır. Öğretmenleri ve ailesi tarafından cesaretlendirilen genç Howard dokuz yaşında ilk öyküsünü yazar. Oriental diyarlarda, Araplar, Vikingler ve savaşların göbeğinde geçen öyküleri kan ve katliamlarla doludur. Daha sonra Howard, Jack London, Rudyart Kipling gibi yazarların çalışmalarıyla tanışır. London'ın keskin vahşiliğinden, Kipling'in şaman dilinden etkilenir. R. Haggart'ın egzotik ve fantastik maceraperestliğinden güç alır. Ancak Howard, bir Steinbeck ya da bir London değildir. Sokaktaki adamın gündelik yaşamsal kaygıları onu boğar. Devamlı kötülerin ve gerçeklerin kazandığı bu dünya, bireyi köleleştirir, kaderini mühürler. Buna karşı Howard'ın adamları, mücadeleci, muzaffer savaşçılar olmalıdır, ömrü boyunca başbaşa yaşamak zorunda kaldığı kurbanlar değil.

Conan hayat mektebinde doktorasını yapmış kuzeyli, acımasız bir barbardır; Şehirlilerden, onların garip ve teferruatlı adetlerinden ve inançlarından, karanlık tanrılarından, çetrefilli ve şaibeli ilimlerinden tiksinir. Ama bir taraftan da şehir hayatının sunduğu lükse ve prestije karşı zaafı da varmış gibi görünür. Yoksa, neden durmadan kendi ülkesinin kralı olmak istesin? Atlantisli Barbar Kull, kader kurbanı bir sürgündür. Kabilesinin geleneklerine karşı geldiği için büyüdüğü topraklardan kaçmak zorunda kalır. Talihin şu cilvesine bakın ki kendisini ilk önce bir forsa, sonra bir köle, ardından da bir komutan olarak bulur. Uzun çilelerin ardından kader tanrıçası, Kull'un yaralı yüzünü altın bir kral tacı, yorgun ama kaslı kıçını da topaz Valusya tahtıyla ödüllendirir. Ancak kat ettiği bunca yola rağmen Kral Kull için hala bilmemkaçbin yıllık Valusya hukuku ve kutsal gelenekleri büyük birer muamma olarak kalacaktır. Tarihi anakronizmler ve kültürel kolajlar yapmayı seven Howard'ın yarattığı karakterler arasında, belki de bizim bildiğimiz tarih döngüsü içinde yaşadığı için en ayakları yere basan tipleme olan Solomon Kane ise bir Puritan gezgindir.

Kane'in yalınlığı ve fikri sabitliği aslında barbarlığından değil de sadece Puritan olmasından kaynaklanıyormuş gibi görünür. Puritanlık, 16. ve 17. yüzyıllarda İngiltere'de Potestanlar, özellikle de Kalvinistler arasında ortaya çıkan bir mezheptir ibadettir. Puritanlık, öğretinin, birey ve toplum ahlakının "saflığı"nı yücelten bir mezheptir. Puritanlıkta diğer Lutheran öğretilerde olduğu gibi birey ve Tanrı arasında bulunan kilise müessesesini mümkün olduğunca ortadan kaldırmak, böylece kişinin aydınlanma yolculuğu sırasında Tanrısına doğrudan, dolaysız hitap etmesini mümkün kılmak hedeflenmektedir. Gerçi Puritanların hemen hepsi Calvinizmi de benimsediği, dolayısıyla alın yazısına inandıkları için kurtuluşun zaten önceden seçilmiş bir gurup özel, kutsal ruha bahşedileceğini bilmektedirler. Din adamı cemaati için bağışlanma dileyebilir ancak Puritanlar sadece kendilerinin günahları ve seçimleri için Tanrıya karşı sorumlu olduklarına inanarak kilisedeki din adamını hemen hemen işlevsiz kılarlar. Bu yüzden Puritan din adamı, kendi kutsiyetini ifşa edecek ve onu açıkça cemaatinden ayıracak hiç bir cüppe, başlık veya aksesuar kuşanmaz; cemiyet içinde asla aşırı kaçılmaz ve gösteriş yapılmaz. John Milius'un unutulmaz filminde Conan'ın Crom'a yakarışındaki çocuksu masumiyetle harmanlanmış saf tutku işte tam bir Puritan ibadet örneğidir.

1630'dan itibaren, İngiltere'de Puritanlar, yirmidokuz yaşındaki Kral George'u, yeni kilise reformlarının önünü açmadığı için suçlu ilan edince, ülke içinde toplumsal gerilim iyice pekişir. Puritanlar, doğabilecek kanlı çatışmaları ve toplu infazları göze alamazlar; Böylece küçük kafileler halinde Britanya'yı terk ederek Kuzey Amerika'ya göç etmeye başlarlar. Büyük bir çoğunluğu Massachussets Körfezine yerleşip en büyük göçmen kolonilerinden birini kurarlar. Daha sonradan da parça parça batıya ve güneye doğru ilerleyerek yayılırlar. Puritanlar, dili, dini, iklimi ve doğası tamamen yabancı olan bu yeni dünyanın ilk Avrupalı kaşifleridir. Karşılaştıkları ve yaşadıkları her şey bir söylenceye malzeme olabilecek değerdedir. Puritan kaşiflik olgusu, Ervin Howard'ın dimağında, vahşi ve yabancı bir dünyada yalnız ve dimdik yaşamak fantazyasının yeşermesine ön ayak olan başlıca esin kaynağıdır.

Ancak, Solomon Kane'nin yollara düşmesinin nedeni çok da belirgin değildir. Suskun ve derin bakışlı, bu yalnız gezginin başından pek de hoş olmayan bir şeyler geçmiştir besbelli. Kane'in 1928 de Weird Tales dergisinde yayınlanan Kızıl Gölgeler adlı ilk hikayesinde, onu Fransa kırsalından Afrika'nın balta girmemiş ormanlarına sürükleyen tek dürtü, kollarında can veren güzel bir kızın intikamını almaktan başka da bir şey değildir. Sonraki maceralarında Solomon Kane tiplemesi, bu inatçı Doğrucu Davutluk etrafında biçimlenir. Ne ün, ne şöhret, ne de yağma; Kane'in tek varlık amacı (en azından yaşadığı muğlak bir dönüm noktasından sonra), her ne pahasına olursa olsun, Dünya üzerindeki şeytanın varlığına son vermektir. İçindeki Ayak Sesleri adlı öyküde, başka hiçbir sebep yokken, sırf fikrine ters olduğu için "Durdurun insanın insana olan kulluğunu" diye haykırarak köle tüccarlarına saldırır. Her ne kadar başarılı olamasa da hatta esir edilip kurtarmaya çalıştığı kölelerin arasına katılsa da olsun varsın; O yine de özgün duruşunu gerçekleştirmiştir. Kafataslarının Ayı'ında ise kaçırılmış bir genç kızı tekrar ihtiyar babasıyla buluşturmak için beş parasız, yedi denizleri aşarak, çölleri geçerek, Negari uygarlığının kayıp şehrine kadar binlerce kilometre yol teper. Bazen attığı taş ürküttüğü kuşa değmiyormuş gibi gözükse de Solomon Kane'in büyük küçük her türlü duruma karşı gösterdiği tepki aynı özende, aynı ciddiyettedir. Rütbe ve etiket bakımından aslında hiç kimse olduğu halde Sir Francis Drake'in karşısına geçip, haksız yere Sir Thomas Doughty'nin boynunu vurdurduğu için açar ağzını yumar gözünü. Omzu kalabalık ve ensesi kalın insanların ona ne yapacağı umurunda bile değildir. Kane yine de doğru bildiğini savunur.

Paralı asker, denizci, kaşif, maceraperest, namus bekçisi, vampir avcısı, kötülerin ve zamanın kendisi kadar yaşlı iblislerin korkulu rüyası, fakirin hayır duası, ezilenin amansız kurtarıcısı Solomon Kane, Ervin Howard'ın yarattığı diğer karakterler arasında en iki boyutlusu olabilir belki. Ancak ünlü yazarın diğer yaratılarını analiz etmek için çok uygun bir klavuz, değerli bir pusula ve de vazgeçilmez bir macera okuması olarak tüm zamanlar ötesi bir karakterdir. Kane, bütün nemrutluğuna rağmen ihmal edilmemesi gereken bir eski dosttur, eğer bilmiyorsanız da mutlaka tanışılması gereken bir şahsiyettir. Solomon Kane'i en güzel haliyle resimleyen ünlü ilüstratör Garry Gianni'nin de dediği gibi "Kane'i ilk defa okuyacak olanlara o kadar çok imreniyorum ki...".

M. Korkut Öztekin

09.06. 2008

İzmir

Comments